Dünya’nın derinliklerine inmek bugüne kadar ne kadar mümkün oldu? Yer kabuğunun altında ne olduğunu bilmek için her zaman kazmaya gerek yok: Bilim insanları, depremlerin ürettiği sismik dalgalarla “Dünya’nın tomografisini” çıkarıyor. Peki fiziksel olarak ulaştığımız en derin nokta neresi?
İnsan nerede durdu, sondaj nerede bitti?
Tarih boyunca “en derinlere” inen kişinin bulunduğu yer, Güney Afrika’da Johannesburg’un 75 km güneybatısındaki Mponeng altın madeni oldu. Bu maden, yüzeyden yaklaşık 4 km derine iniyor.
İnsanın fiziksel olarak gidemediği noktaya ise sondaj makineleri ulaştı. İnsanlığın açtığı en derin kuyu, Rusya’nın kuzeyinde Sovyetler tarafından 20 yılda açılan Kola derin sondajı. Kuyu 1992’de tamamlandı ve 12,2 km derinliğe indi. Metindeki karşılaştırmaya göre bu, 37 tane Eiffel kulesinin üst üste yerleştirilmesine eşit.
Yine de bu rekor derinlik bile Dünya’nın kabuğunun ancak üçte birine ulaşabildi.
Derine inmek neden bu kadar zor ve bilim “aşağıyı” nasıl görüyor?
Dünya’nın kabuğundan derinlere inmenin önündeki engellerin başında sıcaklık artışı ve basınç geliyor. Derinlere indikçe ısınma hızına jeotermal gradyan deniyor. İngiliz yerbilimci Prof. Chris Jackson’a göre kıtasal kabukta bu oran km başına 25-32 Celsius derece.
Bir diğer zorluk, derinliklerdeki yüksek basınç. Jackson, bir sondajı açık tutmak için bu basınca karşı koymanın “müthiş zor bir iş” olduğunu söylüyor.
Peki daha aşağıda ne olduğunu nasıl biliyoruz? Yanıt sismik dalgalar. Depremlerle oluşan bu dalgalar Dünya’yı dolaşırken farklı maddelerden geçişte farklı davranıyor; sismometrelerle ölçülen veriler de iç katmanların görüntülerine dönüştürülüyor. Prof. Ana Ferreira bu süreci, “Çok sayıda ileri veri analizi, modellemesi yapıyor sonra bunları Dünya’nın iç bölümlerinin görüntülerine çeviriyoruz” diye anlatıyor. Jackson ise bunu “Dünya’nın tomografisini çekmeye” benzetiyor.
Bilim insanlarına göre bu çalışmalar, depremleri oluşturan süreçlerden volkanlara ve dağların oluşumuna kadar pek çok başlıkta daha iyi anlayış sağlayabilir; ayrıca jeotermal enerjiye dair bilgimizi geliştirebilecek bir alan olarak görülüyor.






